Yalnızlık Allah’a mahsustur der eskiler, doğrudur. İnsan eş ister, eşe ihtiyaç duyar. Fıtratında vardır bu ihtiyaç. Ruhun, bedenin ihtiyacıdır evlilik. Dolayısıyla evliliği geciktirmek insanın doğasındaki en temel ihtiyaçlardan birini yok saymaktır. Peki bütün bunlara rağmen evlilikler neden geciktiriliyor? Özellikle yakın zamanlarda toplumun gençlerin önüne en temel hedef olarak koyduğu diploma ve iş sahibi olmak, gençlerde evlilik düşüncesini nasıl etkiliyor?

Evlilik toplumsal ve bireysel açıdan neden gereklidir?

Evlilik kavramını tek olarak değil de, aile kavramıyla birlikte ele almak daha doğru olabilir. Zira evlilik, bireylerin aile oluşturma niyetiyle bir araya gelip, toplum nezdinde geçerli olan –yazılı ya da yazısız- hukuka bağlı bir akdi, ilan amacı taşıyan bir tören eşliğinde gerçekleştirmesidir. Bu açıdan bakıldığında oldukça rasyonel ve bireysel olduğu kadar toplumsal boyutları da olan bir edimdir. Modern dünyanın romantik kalıpları açısından bakıldığında farklı görünebilir ama gerek tarihte gerekse İslam dünyasında evlilik/aile, cinsel ihtiyaçların toplum açısından meşru görünen kalıplar içinde tatminini, çocukların nesebinin sahih olmasını, bu doğrultuda ebeveynlere ve eşlere hukuki sorumluluklar yüklenmesini güvence altına alan ve ayrıca idame-i hayat pratiklerinin birlikte sürdürülmesini ve moral ve motivasyonel ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan dayanışmacı bir müessesedir.

AİLE İNSANI İNTİHARDAN KORUR

Evlilik müessesenin eylemli boyutu; içine dâhil olduğumuz bir grup olarak ailedir. Toplumun temel bileşenlerini oluşturan küçük grupların, içine doğma anlamında ilki ve hayat boyu süren en dayanıklısı olma özelliğine sahiptir. Bütün bu açılardan ve daha pek çok boyutundan dolayı evlilik/aile önemlidir. Basit bir örnek vermek gerekirse, sosyolojinin kurucu babalarından biri olan Emile Durkheim’ın da belirttiği gibi, aile türü sıcak bağlar insanı intihardan korur. Kendi döneminin Avrupa istatistiklerini inceleyen Durkheim Katoliklerin, evlilerin ve evli olanlar içinde de çocuk sahibi ailelerde yaşayanların, Protestanlara, bekârlara ve çocuksuz evlilere göre daha az intihar ettiklerini gözlemlemiştir. Buradan hareketle de cemaat bağlarının insanı sarıp sarmalayan yapısının bencil intiharları engelleyen bir güvenlik mekanizması olduğu sonucuna varmıştır.

MODERN TOPLUM İNSANINI DOĞA İLE İLİŞKİSİNİ KESMİŞTİR

Üniversite okuyan, iş hayatına atılan gençler günümüzde maddi gereklilikleri karşıladıktan sonra evlenmeyi planlıyor. Ancak bir insanın hayatında evlilik için en doğru zaman hangisidir? Ya da gençlerin evlenmesi için ideal bir yaş var mıdır?

İnsanların hayatında evlilik için en doğru zamanın ne olduğu, biyolojik ve kültürel açılardan farklı farklı cevaplandırılabilecek bir meseledir. Çünkü geleneksel toplumlarda evlilik gençlerin cinsel erişkinliğe erişmesiyle birlikte gündeme gelir ve kontrolsüz birleşmelerin önlenmesi geleneksel toplumlar açısından önemli olduğu için de gençlerin bedensel ve cinsel erişkinliğe ulaştığı dönem, evlilik yaşının geldiği dönemdir. Ama modern toplum, doğa ile ilişkisini tamamen kesmiş olduğu ve gençleri uzun süreli olarak eğitim kurumlarına bağlı tuttuğu için, evlilikle cinsel ihtiyaçların doğması arasına uzun bir süre konulmuştur. Kaldı ki, modern kapitalist toplumun bir de tüketim boyutu var. Tüketim ihtiyaçtan bağımsızlaştığı ve kendi başına bir put haline geldiği için, gençler, maddi gereklilikler yerine getirilmediği sürece evlilik kararından uzak durmayı tercih etmektedirler. Yahut da buna kızlarını “işi, iyi bir maaşı olmayan ve hatta askerliğini yapmamış olan gençlere vermeyi kabul etmeyen aileler tarafından zorlanmaktadırlar. Bütün bu söylenenler, evliliğin rasyonel bir tercih olduğu koşullar için geçerlidir elbette. İki kişi arasında sevgi, aşk ve muhabbet var ise, evlilik zamanı gelmiş demektir.

KAPİTALİST TOPLUMUN VAZGEÇİLMEZİ, DİPLOMA VE İŞ

Gençlerin önüne fiziksel ve psikolojik sebeplerden ziyade en temel hedef olarak diploma ve iş konuluyor. Diploma ve işin öncelemesindeki sebep nedir? Sizce gençlerin evliliği iteleyip işi ve diplomayı öncelemesi ne kadar doğru?

İçinde yaşadığımız ve aslında 15. yüzyıldan beri yavaş yavaş gelişmekte olan toplum tipi ki, ben buna modern ve kapitalist toplum adını veriyorum, doğa ile yaşamın arasını açmıştır. Tümüyle insan tarafından yapılmış bir çevrede ve insan yapımı değerlerle kuşatılmış olarak yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız binalar, kentler kadar bedenimiz de yapay yöntemlerle ayakta tutuluyor. Serbest cinselliğin yahut cinselliği yaşayamamanın yol açtığı bunalımlarla mücadele için ilaçlar, anti-depresanlar tüketiliyor. Bunlar bana Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya kitabında anlattığı devleti hatırlatıyor. Huxley ailenin olmadığı, kimsenin kimse için sorumluluk üstlenmediği ileri kapitalist bir toplumda bebeklerin kuluçka makinelerinde üretildiği, manevi acıları dindirmek için devlet tarafından özel ve zararsız uyuşturucular (soma) geliştirildiği bir dönemi anlatır. Diploma ve iş kapitalist toplum döngüsünün kusursuz işlemesi için vazgeçilmezdir. Bizim için de öyle artık. Tüm bunlar bize hayatın temelinin insanlar arasındaki güven ve sorumluluk duygusu olduğunu unutturuyor gibi geliyor bana. Toplumun kapitalistleşmesiyle birlikte, kendisini dindar olarak tanımlayanlar açısından bile asıl mesele maksimum çıkar haline gelir. Weber’in dediği gibi, kapitalizmi doğuran şey Protestan ahlakın kendisi olsa bile, zamanla inanç ekonomik davranışın ana sebebi olmaktan çıkmış ve geriye kar için kar prensibiyle hareket eden kapitalist tip kalmıştır. Sekülerleşme de budur zaten.

KARŞI CİNSLE, AİLESİNDEN FAZLA ZAMAN GEÇİRMEK BOŞANMAYA SEBEP

Yapılan istatistiksel araştırmaya göre geç yaşta yapılan evliliklerde boşanmaların daha fazla olduğu, zamanında yapılan evliliklerin ise geç evliliklere göre daha uzun sürdüğü ortaya çıkmıştır. Sizce bunun nedeni nedir? Evliliğin uzun sürmesi ile evliliğin ne zaman gerçekleştirildiği arasında bir ilişki var mıdır?

Meselenin tek boyutuyla ele alınması doğru değil. Hâlbuki daha pek çok etken var boşanmayı etkileyen. Örneğin kişiyi erken ya da geç evlenmeye yönelten ve içinde yaşadığı kültür, aile çevresi ve ailenin desteği, maruz kalınan sanal ortamlar, iletişim/haberleşme imkânlarının eşi benzeri görülmedik bir biçimde artışı, ailesinden başka kişilerle uzun çalışma saatleri içinde aynı mekânda kalma durumu, bütün bunlar önceki kuşakların imtihan olduğu problemler değildi. Örneğin yaptığımız bir araştırmada medya profesyonelleri kendi çalışma saatlerinin uzunluğunun ve bu saatler boyunca karşı cinsle ailesinden fazla vakit geçirmenin, aldatmayı ve boşanmayı etkileyen önemli etmenlerden biri olduğunu belirtmişlerdi. Bunun gibi daha pek çok neden var boşanmalarda. Şunu demek istiyorum, geç evlenmeyi teşvik eden kültürün ve yaşam tarzlarının kendisine bakmak daha anlamlı olabilir, evlilik yaşı da bu bütünün parçası olması anlamında önemlidir.

Geciktirilmiş evliliğin bireysel, psikolojik ve toplumsal psikoloji açısından sonuçları nelerdir?

Evliliğin gecikmesi ya biyolojik anlamda tatminsizliğe ya da serbest cinsel ilişkilere yol açar. Geciktikçe evlenme kararı almak daha da zorlaşmakta, bireyler kendi hayatlarına bir başkasını dâhil etmek istememektedirler. Dahası boşanmayla ilgili zikrettiğimiz hususlar nedeniyle karşılıklı güven zedelenmekte, aldatma sıradanlaşmaktadır.


KİŞİLİĞİ; SAÇ RENGİNDE, ELBİSE MARKASINDA ARAYAN GENÇLER YETİŞTİRİYORUZ

Bugünün toplumunun ve dahi Müslümanların temel sorunlarından biri sorumluluk duygusunun yitirilmiş olmasıdır. Verilen söze sadakat, akde uyma davranışı açısından bakıldığında ciddi bir tahribatla karşı karşıyayız. Bu koşullar altında, yetişkinlerin de iyi örnek olamadığı düşünülecek olursa, gençlerden erken evlenmelerini istemenin, tek başına problemi çözmeye yetmeyeceği kanısındayım. Bu bir sistem meselesi, bütünsel bir değişimle birlikte anlamlı olabilecek bir talep. Toplumun kapitalistleştiği, insanların homo economicus insan modeline evrildiği, ailelerin gençlerin tüm yaşam planlarını onlara sormadan belirlediği bir dönemde, AVM’lerden kapılı ve kapalı sitelere kadar modern yaşamın tüm yaldızlarının peşinden koşulduğu bir modelde tek başına “erken evlenmenin” anlamı nedir? Neyi değiştirecektir? Ya da bu mümkün müdür? Sorularını kendimize sormak zorundayız. Erken evlenme kişiliğin gelişimiyle sürdürülebilir olan bir şeydir. İçinde yaşadığımız dönemde de kişi/kişilik tam da Baudrillard’ın dediği gibi yok olmuştur, ölmüştür. Kişiliğini saç renginin tonunda, kullandığı kozmetiğin ya da arabasının markasında ve dahi giydiği binlerce dolarlık yabancı marka haute couture giysilerin detaylarında arayan bir kuşak yetiştiriyoruz ve bu çocukların erken evlenmesini istiyoruz. Bunun bir mantığı var mı bilmiyorum.

GÜVEN DUYULACAK MÜSLÜMANLAR YOK OLDU

Eskiden iki gönül bir olunca samanlık seyran olur anlayışla kurulan evliliklerin yerini her şeyin tam olduğu, eksiksiz ev eşyası arandığı bir döneme geldik. Bizi eksiksiz evlilik anlayışına iten sebep nedir?

Müslümanlığın tanımındaki değişimdir bizi eksiksiz evlilik anlayışına iten sebep. Üstelik de mesele sadece evliliğin eksiksiz olması değil az önce de belirttiğim gibi. Asıl sorun, peygamber örneğinde olduğu gibi herkesin güven duyacağı bir karakter olarak Müslümanın yok oluşudur. Ve nesne fetişizminin doruğa varmış olmasıdır. Evlilik bundan etkilenen hususlardan biridir sadece.

GÜNÜMÜZDE EVLİLİK, ÇOCUK VE ANNEDEN İBARET HALE GELDİ

Hayatta birçok sorumluluk alan gençler, konu evlilik olunca “olgunlaşamadım” gerekçesini ortaya atıyor? Gençlerin bu evlilik korkusu neden? Kişi evliliği sağlıklı şekilde yürütecek bir duruma gelip gelmediğini nasıl anlayabilir?

Burada sadece gençleri itham etmek doğru değil bence. Yetişkinlerin evlilik sorumluluğunu ne kadar üstlendiğine, nasıl taşıdığına bakacak olursak, burada da pek iç açıcı bir manzara ile karşılaşmıyoruz. Kent araştırmacıları açısından malum olsa da, başkaları tarafından pek fark edilmeyen bir husus var. Giderek aile dediğimiz şeyin kadın ve çocuklardan ibaret bir müessese haline gelmesi. Erkeklerin tümüyle aile dışında vakit geçirmesi, kadınlarla çocukların da bir “büyük kapanma” çerçevesinde sitelere mahkûm edilmesi. Çocukların bisiklete binmekten bile sıkıldığı düzenlenmiş çevrelerde yaşıyoruz. Oysa evlilik hayatı paylaşmaktır, üretimde, mücadelede, sevgide ve çocuk yetiştirmede ortaklıktır. Tebliğde ve yaşamın tüm alanlarında direngen ve kendi olan bireyler ancak anlamlı bir birliktelik oluşturabilirler. Bana kalırsa, gençleri neye ve niye davet ettiğimizi netleştirelim önce. Burjuva aile modellerine davet ediyorsak eğer, o zaman dediğim gibi erken ya da geç evlenmişler fazla bir şey fark etmeyecektir.

Cornell ve Oklahoma Üniversitesi’nde yapılan ve Family Relations dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre arkadaşlık eden çiftler üzerinde yaptığı araştırmaya göre % 67 boşanma korkusu olduğu belirlendi. Boşanma korkusunun yaygınlaşmasın sebebi nedir? Gençler evliliğe bile adım atmadan boşanma korkusu yaşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu korkunun kaynağının güven duygusunun yitirilmesi olduğunu düşünüyorum. Sürekli olarak medya, internet, sinema vs. kanalların bize taşıdığı olaylara baktığınızda bu güven kaybına uğramamak mümkün değil zaten. Ama ben buradan farklı bir noktaya gelmek istiyorum. Bu güvensizliği nasıl aşabileceğimize dair düşünmek lazım geldiğini vurgulamak istiyorum. Sosyolojide “kültür”ü tanımlarken, onun çeşitli özellikleriyle birlikte şunu da sayarız: “Her kültür insanlara özdeşleşecekleri kahramanlar sunar”. Davranışlarımızı kendilerini örnek alarak geliştireceğimiz kahramanlardır bunlar ve bireysel sosyalizasyonda bu özdeşleşimin büyük bir etkisi ve katkısı vardır. Peki, gündelik hayatın gençlere sunduğu örnekler kimler? Bu örneklerin güven duygusunu pekiştirecek bir özelliği var mı? Yoksa daha ziyade çatışma, çıkar, acımasız ve ilkesiz rekabet, bunun sonucunda kazanılan sınırsız servet ve harcama kapasitesi ile öne çıkan karakterler mi ön planda? Bu sorunun cevabı ikinicisidir ve maalesef gençler bunlarla özdeşleşmektedir. Oysa Ali Şeriati “Ne Yapmalı” başlıklı kitabına şu duayla başlar: Allah’ın adıyla, Son özgürlük, bilgi ve kudret peygamberi Muhammed’in Rabbinin adıyla, Mazlumun adaleti Ali’nin Rabbinin adıyla, küçüklüğüne rağmen dünya kadar büyük olan Fatıma’nın evinin Rabbi’nin adıyla, Ebuzer’in Rabbinin adıyla, ezilmişlerin, tarih ve zamandaki çaresizlerin Rabbi’nin adıyla…” Güven ancak doğru, adil, paylaşımcı, özgürlükçü, kalpleri ısındırıcı örneklikler üzerinden kazanılabilecek bir duygudur ve peşinde olunması gereken evlilik ve aile modeli de buralardan çıkar diye düşünüyorum.

BOŞANMA SORUNU KADINA ENDEKSLENMEMELİ

Toplumda kadının çalışma hayatında daha fazla yer almasıyla birlikte evliliklerde kadının tahammülsüzlüğü daha da öne çıkıyor. “Ben de çalışıyorum, eve para getiriyorum” düşüncesinden hareketle kadınlar en ufak problemlerde ilişkiyi sonlandırma yolunu tercih edebiliyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumların yaygınlaşması toplumda nasıl bir ayrışmaya neden olur?


Bence sorunun kadınlara endekslenmesi doğru değil. Mesele bütünseldir. Topyekûn zihniyetlerin değişmesi söz konusu, hedeflerin dünyevileşmesi söz konusu. Bu çerçevede kadının okumaması ve çalışmaması onu ne bireysel nede İslami açıdan kabul edilebilir olan pek çok uygulamaya mahkûm bırakıyor. Erkeğin tümüyle modern örüntüler içinde yaşadığı ve paylaşım sorumluluklarından kaçındığı bir ortamda kadınların kendi ayakları üzerinde durmalarının çok önemli ve vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Üstelik toplum değişecek ve daha “İslami” bir hayat kurulacaksa, bu da ancak kadınların direngenliği sayesinde mümkün olacaktır. Mesele, yıllar önce de yazdığım gibi, kamusal pastadan daha fazla pay almak değil de, kamusal alanın topyekûn dönüştürülmesiyse eğer, bu ancak kadın ve erkek öznelerin her ikisinin de aktif ve üretken olmasıyla mümkün olabilir.

Aile kurarken ister istemez toplumsal kodların etkisinde kalınıyor. Örneğin, evliliklerde erkeğin kadından mesleki ya da maddi anlamda üstün olması çok normal olarak karşılanırken, tam tersi durumlar çoğu zaman kolayca kabul gören bir durum değildir. Evlilik konusunda özellikle eş seçiminde toplumsal kodları ne derecede dikkate almalı?

Toplumsal kodlar insanı ister istemez belirler, ama kendisini Müslüman olarak tanımlayan bireylerin bu kodları olduğu gibi benimsemesi değil, değiştirip dönüştürmesi gerekir. Buna dair en güzel örnek, İslam tarihinin de ilk ve en önemli evliliğidir. Hz. Peygamberin dönemin güçlü ve etkili kadınlarından biri olan Hatice ile yaptığı ve hiçbir zaman çok-eşlilikle gölgelenmemiş olan evlilik, statülerin, yaşın, servetin, çocuk sahibi olmanın vs. bugünün kültürel kodlarında “ters” görünen pek çok şeyin muhabbet temelinde, ortak bir davaya gönül verme temelinde nasıl önemsizleştiğinin mükemmel bir örneğidir. Bu konuda ikinci mükemmel örneğin Ali ve Fatıma evliliği olduğunu düşünüyorum. Bu örnekleri, sosyolojik imaları ve getirdikleri devrimci değişiklikler bakımından ele almak lazım. İşte erken evlilik tartışması ancak bu ciddi bağlam değişikliği hatta semantik kayma çerçevesinde anlam kazanabilir.